aslı özbek yazıları Asli Ozbek aslı özbek yazıları Asli Ozbek

Nasıl moda şehri olunur?

Moda şehri olmak oldukça karlı. Paris, Milano, Londra ve New York moda sektörünün öne çıkan şehirleri. Peki onları moda şehri yapan özellikleri neler?

Mesleğim gereği hayatla ilgili detaylara dikkat etmeliyim. Bu beni ben yapan şey. Bu nedenle yapılmaması gereken şeylerin yapıldığını gördükçe acı çekiyorum.

Bu sözler moda dünyasının devi Giorgio Armani’ye ait. Milano moda haftası onuruna Başbakan Matteo Renzi ve Milano belediye başkanı’nın verdiği yemeğin sonuna gelinmesini beklemeden salonu terkeden Giorgio Armani, salondan çıkarken gazetecilere protestosunun nedenini böyle açıklayacaktı. Milano’nun bir sembolü olmuş, şehri tüm dünyada temsil eden Giorgio Armani, belediyenin şehirde yaptığı değişikliklerden şikayetçiydi ve kızgınlığını gazetecilere şu sözlerle anlatıyordu Burada durmayacağım. Çalışmaya gidiyorum”

Armani Silos müzesi

Temmuz ayında Milano Moda haftasının kapanışını artık yapmayacağını ve Emporio Armani defilesini Paris’te yapacağını açıklayan Giorgio Armani, bu kararına rağmen geçen sene 50 Milyon harcayarak eski Nestle fabrikasını Silos isimli bir arşiv/müzeye dönüştürdü ve şehre yatırım yaptı. Armani’nin bu kararı çok önemliydi, çünkü kapanış defilesi çekici olduğunda önemli moda şahsiyetleri onu bekliyor, olmadığında şehri önceden terkedip Paris’e yollanıyorlardı. Armani bir açıdan gücünü Milano şehrine mesaj vermek için kullanıyordu.  

Moda sektöründe çalışanların tüm ayını dolduran, şehirden şehire gezdiren, bazen fotoğraflanma yarışına sokan bazen de yorgunluktan yataklara düşüren moda ayında öne çıkan dört şehir, sırasıyla New York, Londra, Milano ve Paris, yıllar içinde kendi karakterlerini yarattı. Bu şehirler defileler, etkinlikler, sektör profesyonelleri ve tüm dünyadan gelen bloggerlar ile renklenerek kendilerini hem moda ve alışveriş merkezi, hem de turistik bir değer olarak öne çıkarmaya çalışıyorlar. Daha doğrusu kişilerin içinde görüntülenmek isteyeceği şehir” olma kavramına oynuyorlar.

Yıllardır süregelen yaratıcılık yarışında yerlerinden olmak istemiyorlar elbet, fakat şehirler arasındaki rekabet artık defilelerin ötesinde, bir deneyim ve altyapı rekabeti. Ve bu deneyim, sadece moda ayında değil yılın her günü yaşanıyor. Belirtmeden geçmeyeyim, moda şehri olmak oldukça karlı, bu kar için de şehirlerin tasarlanması lazım. Rakamlarla anlatmam gerekirse 2015 verilerine göre moda haftalarının New York şehrine getirisi 900 milyon dolar civarında, Paris'e ise 430 milyon dolar.

Nasıl moda şehri olunur? 

London College of Fashion’ın direktörü Frances Corner’ın da dediği gibi modanın bir “ekosistem”e ihtiyacı var. Başarılı olan her moda ekonomisinde bu ekosistem tutkulu oyunculardan oluşuyor ve bu oyuncular aynı anda hem oyun kurucu hem de birbirlerinin sadık takipçisi. Modanın gelişmesi için bir şehre de ihtiyacı var. Ancak bu şekilde moda sürdürülebilir bir gelişme için ihtiyacı olan izleyici kitlesine ve yaratıcı enerjiye kavuşabilir. 

Tartışmasız moda şehirleri olmayı başarmış Paris, New York, Londra ve Milano’yu moda şehirleri haline getiren ortak özellikleri neler peki? Aşağıda kendi fikrimi kısaca özetlemek istiyorum.  

Mesleklerin varolması ve korunması

Tarihe  baktığımızda Paris modanın meslek olarak doğduğu ve bir ticari güç haline geldiği ilk şehir. Diğer şehirlerden çok önce, 1868 yılında Federation Francaise de la couture kuruldu. 1910’da da Chambre Syndicale de la Couture Parisienne kuruldu. Bu kurumların amacı Paris’te gelişen tasarım kültürünü korumak ve mesleki becerileri geliştirirken aynı zamanda kaliteyi bozmamak adına kontrol altında tutmaktı. Kısaca, Paris ne herkesin modacı olmasını, ne de diğer ülkelerin ondan tasarım çalmasını istiyordu. Gücünü içeride tutmayı hedeflemişti. Mesleklerin varolması ve korunması bir moda ekosistemi için vazgeçilmez koşul. Mesleklerden kastım sektörü ayakta tutan her iş dalı, modelistlikten kumaş tasarımına, stilistlikten satın almacılığa, fotoğrafçılıktan editörlüğe her meslek için imkanlar oluşmalı ve bu mesleklerin uzmanlık standartlarını belirleyen ve koruyan kuruluşlar olmalı.  New York şehrinin nüfusunun yüzde 5'inin moda sektöründe çalıştığını biliyor muydunuz mesela? Moda şehri demişken... evet New York gerçek bir moda şehri.

Yeteneğin bulunması, gelişmesi ve desteklenmesi:

Bir moda şehri sadece yetiştirdiği değil, aynı zamanda ekosisteminde tutabildiği yetenekler kadar güçlüdür. Business of fashion’ın yayınladığı en iyi 50 moda okulu listesinin ilk üçünde 2 okul Londra’dan. Bu bir tesadüf mü? Kesinlikle değil. Londra hem verdiği eğitimle hem de yarattığı destek ekosistemi ile yeteneklerini geliştirmek ve elinde tutmak amacıyla çalışıyor. Biliyor musunuz? Efsanevi tasarımcı Alexandre McQueen kalıpçılık yaparken keşfedilip Saint Martins'e davet edilmiş, okul hayatına böyle başlamıştı. Yani bir okul öğrenci beklemekle kalmayıp, radarını her daim açık tutup, yetenekleri keşfetmeyi de kendine amaç edinmeli. 

Moda tarihinin birçok öncü ismi, Central Saint Martins mezunu. British Fashion Council 1983 yılında kuruldu ve ülkenin en önemli moda okulları bu kuruluşa bağlı. Bu kuruluşun amacı İngiltere ekonomisine büyük katkısı olan (yaklaşık 40 Milyar dolar) moda ekonomisinin gelişmesini, tasarımcıların ve markaların global arenada temsil edilmesini ve eğitim ve tanıtım aktivitelerinin koordine edilmesini sağlamak. Londra'nın hızla gelişen moda endüstrisinin bir nedeni de bu kuruluş.  

Müzeler ve kültürel aktiviteler:

Tüm moda başkentleri kendileri ile özdeşleşmiş müzelerle anılırlar. Londra’nın V&A’yi, New York’un MET’i, Paris’in Musee Galliera’sı, Les Arts Decoratifs'i sadece birkaç örnek. Bu şehirlerin her birinin yıllık moda sergisi takvimi vardır. Her birinde kostüm tarihi, ve kostüm müzeciliği gelişmiştir. Kuratörlükten arşiv yönetimine, bu alanda eğitimler ve iş fırsatları vardır. Sadece moda kitapları satan kitapçılar bulmaktan bahsetmiyorum bile. Bu şehirlerde moda ailelerin pazar günlerini müzede geçirmelerini sağlayacak kadar sağlam bir yeri kendine garantilemiştir.  

Modanın müzelere girmesinin tek faydası markaların normalde müşterileri olmayan bir kitleye ulaşmalarını sağlamak değil (düşünürseniz bir müze bileti fiyatına bir markanın dünyasını keşfedebiliyorsunuz), aynı zamanda şehirlerin kendi moda kültürlerini dünyaya tanıtma ve markalarını ulusal değer olarak öne çıkarma yolu.

En son gittiğim sergi 1864'te kurulan Les Arts Decoratifs'deki "Fashion forward: 3 centuries of fashion", şu ana kadar gördüğüm en görkemli ve kapsamlı moda sergisiydi. Sergilenen 300 kıyafet müzenin 150.000 parçalık koleksiyonundan modanın 17. yüzyıldan bugüne görsel tarihini anlatmak için seçilmişti. Serginin tasarımında Paris Opera'sı da yer aldı ve mankenlerin duruşundan ışığın yansımasına kadar müze kuratörlerine danışmanlık verdi. Sergi Musee des Arts de la mode (Kostüm sanatları müzesi)'un kuruluşunun 30. yılı şerefine açılmış ve Pierre Berge gibi şehrin önde gelen simaları sponsor olmuştu.

Fashion Forward: 3 Centuries of fashion

Alışveriş deneyimi:

Paris’in gözbebeği Le Bon Marche’ 1838’de kuruldu. Bugün adının aksine lüks markaları barındıran bu departman mağazası gibi Londra’nın, New York’un ve Milano’nun da kendi alışveriş DNA’ları var. Londra’da genç, sokak stilinden beslenen, dinamik, yenilikçi ve dijital dünyaya ayak uyduran bir alışveriş kültürü öne çıkarken, Milano diğer şehirlerin aksine sokaklardaki bağımsız çok markalı butikleri ile öne çıkıyor, öyle ki Milano’nun sembolü ünlü Galleria Vittorio Emanuele 1870’lerde inşa edilmişti ve günümüzde en eski alışveriş merkezlerinden biri sayılıyor. New York mu? New York ve genel olarak Amerika, oldu olası uygun fiyata alıverişin merkezi olarak anılıyor. Her şehir kendine özgü mağazaları ve alışveriş deneyimiyle farklılaşıyor. Selfridges dediğimizde aklımıza kuşkusuz Londra geliyor. Saks denince New York. Bu mağazalar, sadece kendi yarattıkları müşteri deneyimini değil, aynı zamanda da içinde bulundukları şehrin kültürünü aklımıza getiriyor.

Selfridges

Şehre özgün bir stil ve

onu temsil eden özgün markalar

Bir şehrin moda şehri olması için kuşkusuz kendinden doğan, kendi içinde gelişen ve beslenen, aynı zamanda büyüyüp ekonomik bir güce dönüşen markalara ihtiyacı var. Bunun üzerini çizmek istiyorum, yetiştirmek yetersiz, gelişim için gereken ekosistemi yaratmak önemli.

Mary Katrantzou

Buna en güzel örneklerden biri Mary Katrantzou. Atina doğumlu Katrantzou Amerika'daki mimarlık eğitimini terkedip Londra'da Central Saint Martins'de moda tasarımı okumaya karar veriyor. Central Saint Martins'in mezunlarının defileleri sektör tarafından merakla beklenir, Katrantzou da bu defileyle başlayan kariyerinin ilk yıllarında British Fashion Council tarafından verilen altı sezonluk sponsorluk desteği ile bugünkü sağlam temelli markasını kurdu. Kendisi de itiraf ediyor, "Atina’da kalıp oradaki moda haftasına katılarak ne marka olabilirdim ne de dünya beni tanırdı".

Üretim gücü

Üretim gücü her sektör için kritik bir faktör. Fakat moda şehri olabilmiş şehirlerde, tasarım ve üretim gücünü birleştirme becerisi kuvvetle öne çıkıyor. Örnek vermem gerekirse, İtalya’da defileler ilk olarak 1950’lerde Floransa’da yapılmaya başlandı. O dönemde hem Floransa hem Roma, moda şehirleri olarak öne çıkıyordu. Milano’nun ismi henüz listede yoktu. Milano’nun bir inovasyon ve üretim merkezi olması, aynı zamanda şehir olarak altyapısının gelişmiş olması, tasarım merkezi olan Floransa’daki  yetenekleri kendine çekmesine neden oldu. 60’ların sonunda Milano İtalya’nın moda başkenti olmuştu. Aynısı New York için de geçerli, moda tarihini başlatan kişi sayılan Charles Frederick Worth’dan beri New York Paris’ten tasarım satın almış ardından bunları üretip departman mağazalarında satmıştı. Ta ki dünya savaşı kıtalar arası ulaşımı sekteye uğratana kadar. Dünya savaşı sırasında Avrupa’ya gidemeyen satın almacılar, zaten çalışamayan ve üretemeyen Paris’li tasarımcılardan çizim alamadılar. New York moda haftasının 1943 yılında, tam 2. Dünya savaşının göbeğinde başlaması bir tesadüf olamaz. New York üretimin yanında tasarım yapmak zorunda kalmıştı, ve bu şekilde bugünkü özgün moda şehri konumuna kavuştu. New York üretimi şehrin göbeğinde yapan belki de tek moda şehri, 5th Avenue (Garment district) diye de bilinen üretim bölgesi işçi kıyafetleri dikerek başlayıp zaman içinde Amerika'lı tasarımcılar için bir üretim gücü haline geldi. 

Dinamik şehir kültürü 

Yazımın başında belirtmiştim, "Görüntülenmek isteyeceğimiz şehir" kavramını. Sokak stili ve günlük hayattan çekilen kareler sosyal medyada bir şehrin görsel panosunu hazırlıyorlar sanki. Bu panonun global bir kitlenin kendini içinde görmek isteyeceği bir dünya yaratması çok önemli. Moda haftalarında koşturan bloggerların her şehir için farklı stiller yaratmasının nedeni de bu; şehrin kendi resmi içinde ahenkli durabilmek. 

Belki de yıllar içinde Milano'nun en çok sıkıntı çektiği konu bu oldu. Editörlerin yıllarca söylendiği, hatta Anna Wintour şehirde kalmak istemediği için moda haftasının kısaltıldığı dönemler oldu. Bunun nedeni şehrin sunduğu kültürel etkinlik, sosyal hayat, parti, yemek ve kendi yerel ruhunun yeteri kadar etkileyici olmamasıydı. Milano moda haftasında Dolce Gabbana'nın Via Montenapoleone'de yaptığı akşam yemeği bu eleştirilere bir meydan okuma olmasın? 

Dolce Gabbana'nın Via Montenapoleone'de verdiği davet

"Moda şehri olmak" sözünü sıklıkla duyuyoruz. Bu yazıda moda şehri olmanın anlamını özetlemek istedim. İstanbul moda haftası çok yakında başlıyor. Bir diğer yazımda İstanbul'un yeri ile ilgili yorumlarımı yapacağım. 

O zamana kadar sizlerin de görüşlerini almaktan mutluluk duyarım. Sizce İstanbul bu kriterlere göre ne konumda?

Devamını Okuyun
blog Sevgi Çatkın blog Sevgi Çatkın

Dünyaca ünlü markaların logoları nasıl doğdu?

Çok sevdiğimiz dünyaca ünlü markaların logolarının nasıl doğdugunu biliyor musunuz?

 

Çok sevdiğimiz dünyaca ünlü markaların logolarının nasıl doğduğunu biliyor musunuz?

LACOSTE

1933 yılında Jean Rene Lacoste markayı kurduğunda, amacı tenis tişörtleri üretmekti. Kendisi de tenisçi olan Rene’nin lakabı , “alligator” yani “timsah”tı. Bir gün bir arkadaşının , eğlencesine minik bir timsah çizmesiyle markanın logosu doğmuş oldu.

 

 

FENDI

Ters dönmüş iki F harfinden oluşan logo, bazen yap boza da benzetiliyor. Karl Lagerfeld’in marka için yarattığı logo, çoğu tasarımda başrolde. 

Logonun siyah oluşu, markanın dominantlığını,üstünlüğünü ve zarifliğini temsil ediyor.

 

CHANEL

Chanel’in logosu ters ve iç içe geçmiş iki C’den oluşuyor. Markanın logosu ilk defa 1925 yılında, Chanel no5 şişesiyle tanıtıldı.  Logonun hikayesinin çeşitli versiyonları mevcut. Bir rivayete gore ; “C” olarak gördüğümüz karakterler aslında at nalı ve bu yüzden şansı temsil ediyor.  Bir diğerine gore, iki C , Coco Chanel’in isminin baş harflerini temsil ediyor.

 

HERMES

Hermes’in ikonik olan logosundaki at arabası markanın doğuşunu anlatıyor. Hermes’in ilk kurulduğunda sadece kayış takımı ve semer yaptığını biliyor muydunuz?

Eğer Hermes'in hikayesini okumadıysanız yukarıdaki linke hemen tıklayın!

BURBERRY

Gabardinin muciti, trençkotların efendisi Burberry’nin ; o zamanlardaki adıyla “Burberry’s”in şövalyeli logosu ilk olarak 1901 yılında askeri üniforma ürettikleri zaman kullanıldı. Kumaş ve ürün dünyasına getirdiği yeniliklerden ötürü logosunun ileriye doğru koşan bir şövalye olduğunu söyleyebiliriz. Burberry Prorsum alt markasındaki “Prorsum” kelimesi de ; latince “ileri” demek.

 

 

VERSACE

Helenistik miras ve mitoloji , markanın kurucusu Gianni Versace için her zaman en büyük ilham kaynakları oldu. Doğduğu toprakların bir zamanlar Antik Yunan’a ait olmasından mı ; yoksa komşusu Sicilya’nın bayrağından mıdır bilinmez ancak , Versace’nin Medusa ile ilgili düşünmeye başladığı zamanlar ilk gençlik yıllarına uzanıyor. Burada biraz Medusa’dan bahsetmeliyiz. Medusa, bir zamanlar kainatın güzellik sembolüyken; Poseidon’un gönlünü ona kaptırmasıyla; Athena tarafından lanetlenir. Güzeller güzeli bu kız; yılan saçlı, gözlerine bakanı taşa çeviren bir canavara dönüşür. Versace’nin sembolü olan Medusa; bu lanet öncesindeki güzellik tanrıçası, altın saçlı Medusa’dır. Bu logo , gücü,kuvveti ve güzelliği temsil etmesiyle ;Versace’nin geçmişe ve gelenekselliğe olan bağını gösterirken; bir yandan da orijinalliği ve dehasıyla etkileme tutkusunun ürünüdür.

 

GUCCI

Gucci’nin iç içe geçmiş iki G’den oluşan logosu, ihtişam ve güveni temsil etmesinin dışında; markanın kurucusu Guccio Gucci’nin baş harflerinden oluşuyor.

 

 

 

 

LOUIS VUITTON

                                   Monogramın doğuşu

Taklit dünyasına belki de en az toleransı olan marka Louis Vuitton. Hem de 1896’dan beri! Kuşkusuz bu hassasiyet, dünyanın en çok kopyalanan markası olmasından kaynaklanıyor.Louis Vuitton logosu ya da monogramı, ilk defa 1896’da ortaya çıktı. Amaç, babasının yaptığı sandıkların(kıyafetlerin saklanması için kullanılan gardrop sandıklar) kopyalanmasına engel olmaktı. Seyahatler sırasında insanların eşyalarını güvenli bir şekilde taşımaları için yapılan sandıklar , ihtiyaçtan çok bir arzu nesnesine dönüşmesinden sonra o kadar çok ilgi gördü ki, kopyaları üretildi. Başta kullandığı gri kanvas çok fazla kopya edilince çizgili versiyon yapıldı. O da taklit edilince George Vuitton geometrik desen kullanması gerektiğine karar verdi. Kalıcı bir çözüm bulmak adına başvurdukları son çare bugünkü monogramın ortaya çıkmasını sağladı. Vuitton’un oğlu, Georges Vuitton’un yaptığı logo, babasının isminin baş harflerinden ve Japon esintili çiçek motifinden oluşuyor.  Monogramın patentini de alan George, daha o zamanlardan taklit dünyasına sıfır toleransları olduğunu göstermiş oldu.

Devamını Okuyun
Sevgi Çatkın Sevgi Çatkın

Kaçırmamanız gereken 10 moda belgeseli

Havalar soğumaya başladı, tam film zamanı. Biz de sizlere keyifli bir haftasonu için  moda dünyasının en başarılı insanlarının hayatına göz atabileceğiniz bir belgesel listesi hazırladık.

      Bill Cunningham

10.  Bill Cunningham New York

Bill Cunningham’ı anlatmak için fotoğrafçı demek yetersiz. O bir mükemmelliyetçi, vizyoner, başına buyruk ve onca kalabalığa rağmen yalnız. Sokak stilini yaratan, mavi önlüğüyle binlerce kareyi sonsuzluğa bir doktor edasıyla kavuşturan bir sanatçı. Belgeselde, Bill Cunningham’ın bisikletinin tepesinde Manhattan sokaklarındaki bir gününün nasıl geçtiğini, Carnegie Hall’deki dairesini ,moda dünyasıyla ilgili görüşlerini ve ünlülerin onu anlatımını izleyebilirsiniz. Kaçırılmaması gereken, eğlenceli bir belgesel.

9. IRIS

O bir moda ikonu. O moda dünyasının görüp görebileceği en renkli karakterlerden biri. Moda,sanat ve insanlarla ilgili görüşlerinin yer aldığı film yaratıcılık ve tabi ki renk dolu.  

“Lütfen, kendiniz için giyinin. İçinizden gelen ilhama kulak verin ve şansınızı deneyin. Öyle birşey giyin ki “Ben buradayım” desin”
— Iris Apfel

8. SCATTER MY ASHES AT BERGDORF’S

Herman Bergdorf ve Edwin Goodman 32.Cadde’de ilk mağazalarını açarken bu kadar ileriyi görmüşler miydi bilinmez ama Bergdorf Goodman bugün en güçlü moda otoritelerinden biri. Her tasarımcının hayali. Şahane vitrinleriyle adeta bir şölene dönüşen filmde kimler yok ki .. Christian Loubutin, Karl Lagerfeld, Manolo Blahnik ve daha niceleri..

7. ANNIE LEIBOVITZ: LIFE THROUGH A LENS

 John Lennon’un ölmeden once Yoko Ono ile çekilen son karesi, Woopi Goldberg’ün süt banyosu, Leonardo’nun kuğuya sarılmış hali, Demi Moore’un hamileliği ve daha niceleri.  Bundan Annie Leibovitz’in lensinden bizlere kazandırılan karelerden sadece birkaçı. Fotoğrafçılık dehası Annie’nin hayatını daha yakından görmek ister misiniz?

                                                                                                                          Annie Leibovitz

6.MADEMOISELLE C

Mademoiselle C - Carine Roitfeld

 Vogue Paris’in efsane editorü, moda otoritesi Carine Roitfeld’in 10 yılın ardından Paris ve Vogue’u bırakarak, New York’a kendi dergisini kurmaya gidişininetrafında şekillenen belgesel, bize onun taşınması, yeni işini kurması ve büyükanne olma macerasını yakından izleme fırsatı sunuyor.

5.VALENTINO: THE LAST EMPEROR

 Dünyanın en yetenekli, en özel modacılarından biri olan Valentino’nun hayatı , işleri ve iş-hayat partneri Giancarlo Giametti ile ilişkisini konu alan belgesel bir başyapıt tadında.

 

4.THE SEPTEMBER ISSUE

Anna Wintour

Moda takviminde yılbaşı, hiç kuşkusuz Eylül ayı. Eylül sayısı her derginin kutsal sayısı. Peki Vogue’un ve moda dünyasının en efsane kadını Anna Wintour’un eylül sayısının çıkışında neler yaşadığını görmek ister misiniz? Ders gibi bir belgesel. Kaçırılmamalı.

 3.DIOR&I

Nisan,2012. Raf Simons Dior’un yeni Kreatif Direktörü ilan edilir. Önünde ilk koleksiyona 8 hafta vardır. Peki minimalizmle bağdaştırılmış bir adam couture yapabilir miydi?Kuşkulu gözler, zaman yarışı ve bitmek bilmeyen stres. Bu belgeseli izlerken Raf Simons’u daha yakın tanıyıp, onun bu mücadelesine ortak olacaksınız.

2. LAGERFELD CONFIDENTIAL

Karl Lagerfeld’le ilgili söylenecek o kadar çok şey var ki. Çekimi 3 yıl süren bu filmde onu evinde, çizim yaparken, seyahatte , kendisi ve parçası olduğu dünya ile ilgili konuşurken görebilirsiniz. Bilim adamlarının –normal olmadığı düşüncesiyle(!)- DNA’larını incelemek istediği bugünlerde izlemek için daha doğru bir zaman olamaz.

 1.L’AMOUR FOU

Yves Saint Laurent ve Pierre Berge.. 50 yıl süren bir aşk. Belgesel Yves ile yıllarca biriktirdikleri sanat eserlerinin müzayedesine hazırlanan Pierre’in gözünden anı ve geçmişi aktarıyor. İlk tanıştıkları andan ölüme kadar olan sürede yaşadıkları, Pierre Berge’nin anlatımıyla ve Yves ile yapılmış röportajlardan kesitlerle hayat buluyor. Aşk, sanat ve tabi ki moda dolu bir yapıt.

Devamını Okuyun
kariyer postu Asli Ozbek kariyer postu Asli Ozbek

Kariyer planınızın renkleri ne?

Tek bir gelecek hedefimizin olmadığını, aslında içimizde birden fazla hayal, umut ve benlik taşıdığımızı düşündüğümden olsa gerek, renklerin ve çizimin gücüne inanıyorum.

Ünlü model Bettina Graziani ve Pablo Picasso

Sözler mi resimler mi hislerimizi kolaylıkla anlatmamızı sağlar?

Bazen birkaç resim dakikalarca konuşarak özetleyemeyeceğimiz fikirlere tercüman olabilir. Bir resme bakmak sadece düşünce gücümüzü değil hayal gücümüzü de aktive eder ve kavramları daha hızlı, daha net ve daha derinden yorumlayabiliriz. 

Ted Talks Featuring the amazing Patti Dobrowolski (Subscribe here for more amazing ted Talks):https://www.youtube.com/channel/UCAuUUnT6oDeKwE6v1NGQxug Grab a Pen and a paper and start now.

Patti Dobrowolski'nin dediği gibi sol beynimiz bizi rasyonel olmaya, tehlikelerden korunmaya çağırırken sağ beynimiz de hayalperest bir ruh, oyun parkına gitmek isteyen bir çocuk ya da uzak diyarlarda yolculuğa çıkmak isteyen bir maceraperest  gibidir. Sağ beynimizi aktive etmemiz de ancak yaratıcılığımızı özgürleştirmemizle mümkün. 

Bir sene önce kendimle ilgili bir resim çizmem istendiğinde oldukça paniklemiştim. Ne çizecektim? Bu çok kolay görünen istek aslında çok zordu. Çünkü kendimi en çok anlatan renkleri, şekilleri düşünmem gerekliydi. Bir başak burcu olarak her yaptığım şeyin ardında bir anlam olmalıydı. Kalemleri alıp çizmeye başladığımda ise fikirlerin aktığını farkettim. Çıkan sonuç ilkokul resimlerimden farklı değildi ama benim için çok anlamlıydı. Bu çizimde geçmişimi, bugünü ve geleceğimi anlatmam istenmişti. O çizim benim için büyük farkındalıkların başlangıcı oldu dersem abartmış olmam. Şimdi evimde çerçevelenmiş olarak duruyor ve bana hep o anı hatırlatıyor.

Patti Dobrowolski'nin anlattığı "Hayallerinizi çizimle gerçeğe dönüştürmek" egzersizi kariyer planlarınızı anlamak için, geleceğinizde kendinizi nerede görmek istediğinizi belirlemek için ve de bunu her zaman hatırlamak için  eğlenceli ve etkili bir yöntem. Tek bir gelecek hedefimizin olmadığını, aslında içimizde birden fazla hayal, umut ve benlik taşıdığımızı düşündüğümden olsa gerek, renklerin ve çizimin gücüne inanıyorum. Çünkü bu çeşitliliği resmetmek ne kadar güzelse, dillendirmek de bir o kadar kafa karıştırıcı olabiliyor. 

Oysa ki bir resimde olduğu gibi farklı tonlarda ama ahenk içinde olmamız mümkün.

Haftasonum verimli geçsin diyenler varsa, hadi kalemi kağıdı alın elinize ve çizin:

- Şu anki siz

- Olmayı umut ettiğiniz siz

Ardından da resminize iyice bakmayı, gözlerinizi kapatmayı, çizdiklerinize inanıp harekete geçmeyi unutmayın.

Resimlerinizi paylaşmak isterseniz bana yazın : asli@modakariyeri.com



Devamını Okuyun
kariyer postu Asli Ozbek kariyer postu Asli Ozbek

Okulumu nasıl seçtim?

Bir okul sizi değiştirmelidir.  Bu değişim kariyerinizi tasarlarken sizi bir adım öteye götürmelidir. 

 

Moda sektörüne giriş yaptığım dönemi anlattığım ilk postumdan sonra  http://www.modakariyeri.com/blog/2015/7/6/giris    sıra 2004 senesinde gideceğim okulu seçmeme geldi.

Birçok kişinin yaptığı gibi ben de önce internetten araştırma yaptım ardından arkadaşlarıma moda okuyan tanıdıkları var mı diye sordum. İtalya'da okumak istiyordum ve moda yönetimi konusunda iki okul benim için öne çıkmıştı: Bocconi ve Polimoda. İlk iş olarak ikisine de başvurdum.

Tasarım karar almak değilse nedir?
— Henry Petroski

Ardından uçağa atlayıp okuyacağım okulları yerinde görmek ve havayı koklamak istedim. Önce Milano'ya ardından da Floransa'ya gittim. İki okulu da gezip öğrenciymişim gibi hissetmeye çalıştım. Kendime şu soruları sordum:  

  1. Hangi okulun atmosferi, ders içeriği ve öğrenci profili beni zenginleştirir, değiştirir ve yapmak istediğim işe başlamam için gerçek bir değer yaratır?
  2. Hangi okulda eğlenirim (okul aynı zamanda eğlenceli de olmalı, o günler geri gelmiyor) 

Bir okul sadece ders içeriği ile değil aynı zamanda bulunduğu şehir, öğrenci seçimi ve öğretim metodolojisi ile de değerlendirilmelidir. Hiçbir öğrenci tek başına öğrenmez, öğrenemez. Eğitim bir grubun beraber değer yaratması ile mümkündür, bu nedenle sizi besleyeceğine inandığınız atmosferi bulmadan araştırmanızı sonlandırmayın. 

Bir okul ayrıca sizi değiştirmelidir. Bu değişim kariyerinizi tasarlarken sizi bir adım ileri götürmelidir. 

Ben Polimoda'da okumaya karar verdim. Neden mi? Öncelikle SDA Bocconi Moda yönetimi bölümünün ders içeriği MBA ders içeriğine çok yakındı ve ben zaten İşletme okuduğum için bunun doğru seçim olmadığını düşündüm. Polimoda'nın  kapısından girdiğim andan itibaren kendimi o ortamla bütünleşmiş hissettim. Koridorları podyum, sınıfları atölye olmuş bir okuldu Polimoda. Ben tam da buna hasrettim. Ayrıca Polimoda hem daha kısa sürüyor hem de zorunlu staj yaptırıyordu. Floransa'da tekstil ve moda sektörüyle işbirliği içinde olduğu için daha çok fırsat sunabileceğini düşünmüştüm. Bu durumun iş hayatına geçişte bana destek olacağını öngördüm, ve gerçekten de oldu. 

Ekim 2004'de Polimoda'da "Master in fashion marketing and merchandising" bölümüne girdim ve Mayıs 2004'de mezun oldum. Mezun olmamız için gereken stajı bulmakta okul bize destek olmuştu (malesef Avrupa vatandaşı olmayanlar için artık kurallar değişti). Toplamda üç görüşmenin ardından iki staj teklifi geldi. Bir tanesi görsel düzenleme üzerineydi diğeri de mağaza yönetimi üzerine La Rinascente Milano'daydı. İki şirket de Vakko ismini tanıdıkları için şanslıydım, tecrübemi değerlendirmek istemişlerdi. 

Okul seçiminin çok önemli olduğunu kariyerim ilerledikçe farkettim. Hiçbir zaman sektöre yabancı kalmadım, staj ardından hemen iş buldum ve okul arkadaşlarımın büyük kısmı çok iyi yerlere geldiler. Yıllar içinde birbirimize destek olacağımız bir network oluşturduk. 2014 Ekim'inde, 11 sene sonra Polimoda'ya misafir hoca olarak gittiğimde  o günlere döndüm, tecrübemi paylaşmak çok keyifliydi. 

Sizin seçiminiz de tamamen kişisel olacaktır. Okul seçiminizi "Şu sirket en çok bunun mezunlarını işe alıyor" diyerek yapmayın, bunu göz önüne alın ama kararınızı buna bağlamayın.

Bu yazının amacı bir okulu öne çıkarmak değil daha çok kişisel tercihimi etkileyen kriterleri paylaşmaktı. Siz de kriterlerinizi belirleyin.  

Özetle tavsiyelerim şunlar: 

  1. Okul seçimini sadece ders içeriğine bakarak yapmayın. Öğretmen kadrosunun sektöre yakınlığı, eski ve yeni öğrenci profili ve girdikleri işler ayrıca bulunduğu şehir ve şehrin moda ile ilişkisi çok önemli.
  2. Hemen okula başlamak zorunda değilsiniz, tecrübe ile başlamak her zaman daha iyidir. Doğru okul ve doğru zaman olması önemli.
  3. Master eğitimi meslek seçimi ile doğrudan ilgilidir. Sizi sektöre sadece hazırlamakla kalmayacak aynı zamanda yolunuzu yapmanıza yardım edecek okulu bulun. Bu eski öğrenciler vasıtasıyla da olabilir (Alumni kuruluşları var mı mutlaka kontrol edin) 
  4. Okula kaydolmadan önce gidip gezin ve çekinmeden öğrencilerden birini durdurup "Okuldan memnun musun?" diye sorun. Bunu yapamazsanız Linkedin'de ya da tanıdıklarınız aracılığıyla referans bulmaktan kesinlikle çekinmeyin. 
  5. İş bulmak için mezun olmayı beklemeyin. Sektöre hazırlanıyorsanız, okulla birlikte hazırlığınız başlamış demektir. CV göndermeye hemen başlayın, okuldaki sektör temsilcilerine kendinizi tanıtın. Aklınız hala karışıksa zamanınızı herkesle sohbet edip bilgi edinerek geçirin. Sosyalleşin. 
  6. Yurtdışında iseniz, ben burda iş bulamam nasıl olsa diyerek kendi kendinize cesaretinizi kırmayın. Savaşın. 
  7. Eğlenin

Sorularınız veya yorumlarınız için asli@modakariyeri.com adresine email atabilirsiniz. 

Devamını Okuyun
moda kitapları Asli Ozbek moda kitapları Asli Ozbek

İşe başlamadan okunacaklar listesi: Modanın ABC'si

Ilk iş gününüzde iş arkadaşlarınızı şaşırtmanız da mümkün, "O ne demek" diye sayısız kez sormanız da...Hangisini tercih edersiniz?

Moda sektöründe çalışmaya niyetliysen Coco Chanel'i, Dior'u, Karl Lagerfeld ve John Galliano'yu tanıyorsundur mutlaka. Peki işyerinde geçirdiğin ilk andan itibaren duymaya başlayacağın teknik terimleri ne kadar tanıyorsun? Hararetle son moda haftasını tartışan iş  arkadaşlarını "pardon o ne demek?" diye bölmek yapmak isteyeceğin son şey olabilir. 

Peki ne yapmalı? Wikipedia mı? Evet genellikle işe yarayabilir ama biz kitaplardan bahsedelim. Kitaplar her an elinin altında olmalarının dışında, seni modanın hayal dünyasına sokarak ilk gününde emin adımlarla ofise girmene yardımcı olurlar. Kitap kültür demektir, kültür de moda sektörünün olmazsa olmazlarındandır. 

Ne okumalı? Moda kitapları bloğu Fashion on bookshelves'in seçimlerinden birkaç tanesini aşağıda listeledik. 

  1. Fashion miscellany: Moda tarihçisi Amber Jane Butchart'ın bu ilk kitabı kendisi ufak içeriği kocaman bir moda derlemesi. Moda tarihinden seçme sözler, tarihi olaylar ve tüm bilinmesi gerekenler burda. Kısa sürede yeni işine hazır olmak isteyenlere önerilir. Mavi kumaş kapağı ve illüstrasyonları ile bu kitaba bayılmamak mümkün değil.  
  2. The fashion book: Bir moda ansiklopedisi okumaya vakti olanlara "The fashion book" kesinlikle önerilir. En güzel tarafı da çekmecede bulundurup ihtiyaç anında kullanabilmektir. 
  3. Fashion A to Z: Ufacık, çanta boyunda bir moda sözlüğü bu. Günlük ihtiyaçtan fazlası mevcut. Bu sözlüğü çalışırsanız hiç şüphe yok ki uzmanlarla yarışacak kadar moda bilginiz olabilir.
  4. Fabric for fashion: Kumaşlara şaşkın gözlerle bakıp isimleri söylendiğinde odadan kaçmak zorunda kalmamak için evde bulundurulması gereken kaynak işte bu. Basit bir dille yazılmış, içinde her türlü kumaş çeşidinden örnekler olan bu kitapta kumaşlara hem dokunabiliyor hem de onlarla ilgili yeterli bilgiyi ediniyorsunuz. Yeterli kelimesi çok önemli, çünkü tekstil mühendisi olmanız gerekmiyorsa abartmaya gerek yok. 

Tüm bu kitaplar orta veya ileri düzey ingilizce bilgisi gerektiriyor. Türkçe kitap önerilerimiz de çok yakında.  

Türkiye'den moda kitapları satın almak için www.fonbshop.com adresine göz atmayı unutmayın. 

 

Devamını Okuyun